27 Haziran 2012 Çarşamba

Dün Akşam Bunu Okuduk

Çiçek Yayınevi’nin Sevimli Hayvanlar dizisinden ‘Sevimli Kedi’yi..

Kitabın orta kısmında kediden bir oyuncağa basıldığında ses çıkartan bu kitabı Ceylin çok seviyor. Zaten ilk dillenmeye başladığı zamanlarda beri miyav miyav diye taklidini yapıp adını sayıkladığı kedilere karşı özel bir ilgisi var..


-Sevimli Kedi akşam eve döndüğünde annesi sordu:‘İyi Vakit Geçirdin mi?’
-‘Evet, ama çok da yoruldum.’ Dedi Sevimli Kedi ve hemen uykuya daldı…
 Sevimli Kedi uykuya dalıyor ve kitap bitiyor. Biz, üst üste yaklaşık on kere Sevimli Kedi’yi okuyoruz ama benim sevimli kedim hala uykuya dalamıyor, uyuması için şarkı söyleyerek bir süre daha salıncağında sallamam gerekiyor..

25 Haziran 2012 Pazartesi

AŞK YAZ SAVAŞ / Eugenia Fakinou



Maria, evlilikten kaçıp evinden ayrılıp büyülü şehir İskenderiye'ye doğru tek başına yola çıktığında henüz daha on ikisindeydi. Yaşamın kendisine cömert davrandığını söylemek zor. Savaşın çetin koşullarını yaşamış ve sevdiği adamı savaşa kurban vermiş olan yaralı Maria'nın yaşamdaki tüm umudu silinmişken, ortalama bir aşka teslim olup yaşamını kökten değiştirmek cesaretini gösterdiğinde ancak yirmi altısına varmıştı. Savaş sonrası yokluklarıyla, isyanlarla, politik kavgalarla, var olma savaşlarıyla geçen, öğrenme aşkının süslediği, çalışkanlığın yaşanılır kıldığı bir ibret hikâyesi Maria'nınki… Her satırı yaşanmış, her satırı büyülü…

Aşka kucak açmanın ve ona teslim olmanın değil; aşka karşı savaşmanın ve onu kullanmanın, direnmenin, dayanmanın ve yaşamının soluk kesen öyküsü…

" Aşk, Yaz, Savaş keyfiyle okuyucuyu kazanıp insana hayatın ötesinde "laus vitae"yi sunuyor. İyi bir edebiyat eserinin elinizde bulunmasından daha iyi ne olabilir ki?"
V.D. Anagnostopulos
Thessalia Üniversitesi Öğretim Görevlisi

"… Kişisel ve toplu anıların bağlantısından oluşan kurgusundaki Evgenia Fakinu'nun gücü insanı etkiliyor. Sonucunda büyük bir ustalıkla, karakterlerinin değişimini en inandırıcı şekilde belirtme gücüne sahip olaylar yaratmayı başarıyor…"
Yorgos Vaylakis
Diavazo Edebiyat Dergisi, Mart 2004


"…Evgenia Fakinu, her seferinde kurduğu daha basit ancak oldukça net ve duru, sadeliğin kattığı güzelliklerle zenginleşen bir anlatımın içinden çıkarak güçlü duygular yaratan etkileyici sahneler yaratarak dilini daha keyifli hale getirebilecek bir olgunlukla yazıyor."
M.G. Meraklis
Atina Üni. prof.
İ LEKSİ Edebiyat Dergisi, Ağustos 2003


"..kişisel ve toplumsal hafıza ve birikimi, kendi kendini tanıma denizine doğru götüren bir sandal gibi değil mi Evgenia Fakinu'nun romanında belirip kaybolan. Chopen'in piyanoda çalınan "Nocturne"ne benzer bir müzik gibi duyuluyor. Susuyorsun."
Eleftheria Gazetesi, Mayıs 2003

"Bazı insanlar vardır… Büyük bir hareket yapmaksızın şaheserler yaratırlar. Topraklarının tarihi tenine işlemiştir onların ama sessiz kalarak kendi yollarına devam etmişlerdir. Evgenia Fakinu'nun yeni kitabının kahramanı da böylesi bir insan."
Mikela Hartulari
TA NEA Gazetesi, Mayıs 2003                (Arka Kapak Tanıtımından)


Yeni tanıştığım yazar Eugenia Fakinou, tanımadığım bir dünyanın kapılarını araladı bana. Tüm dünya savaşlarla çalkalanırken, Yunanistan'ın, On İki Adanın halklarının savaşa, işgale, yabancı askerlere karşı mücadelelerini okudum onun kaleminden.

Yunanistan'ın Simi adasında bir dağ evinde yaşayan, çobanlık yaparak 5 çocuğunu ve karısını geçindiren fakir bir adamın en akıllı kızı Maria'nın zor şartlara rağmen ilkokulu bitirmek için çabalaması, ailesinin fakirliğinden ve cahilliğinden, evdeki fikir ayrılığı kavgalarından kurtulmak için, kendisini okutma sözü veren bir akrabanın yanına Mısır'a gitmek istemesi...

Ancak olayların hiç de hayal ettiği gibi olmaması, Mısır'daki akrabasının onu okutmak yerine evde hizmetçilik yaptırmasına rağmen yılmaması, çalışırken, bir komşudan Fransızca öğrenmesi, aynı zamanda Mısır'da konuşulan Arapça'yı da konuşmaya çalışması, hizmetçilik yaptığı evden kurtulma mücadelesi.. Şansının da yaver gitmesiyle Fransız görgülü ve zengin bir kadının himayesine girerek, hem genel kültürünü, hem yabancı dillerini geliştirip hem de Hemşirelik mesleğini edinmesi..

Tüm bunlar yaşanırken, ilk aşk, ardından ilk yıkım.. Her şeye rağmen dimdik ayakta durup hayatını sürdürecek parayı kazanma, dostlar edinip mutlu olmaya çalışma, sonra yeni bir aşk,  evlenip çocuk sahibi olarak Yunanistan'a dönme..

Yunanistan'da da süregelen savaş yüzünden, parasızlıkla ve yalnızlıkla girişilen varoluş mücadelesi..

Maria, hayatı kötü gittiği, karşısına aksilikler çıktığı için köşesine çekilip kaderine razı olmaktansa, göğsünü gererek durmaksızın çalışıp, önce kendisini kalkındırıp, sonra ailesini geçindiren bir Eş, bir Anne, bir Vatansever...

Siyasetin, Devlet Politikalarının, savaşların bir halka, insanlığa ettiklerini, zor yıllarda hayatta kalabilme çabasıyla, ömürlerini birbirinden ayrı geçiren aileler ve dostları okudum Fakinou'nun kitabında..

Önce Maria'nın, sonra büyük kızının ağzından anlatılan,  bir ailenin üç kuşağının etrafında Yunanistan'ın geçmişini okumak isteyenlere tavsiyemdir..

Okuryatar'daki Yazım...



KORE DİZİSİ / Heartstrings


Dizi Künyesi

           Adı : 넌 내게 반했어 /
           Alternatif İsimleri : Heartstrings, You've Fallen for Me
           Tür : Romantik, Müzikal
            Yayın Dönemi : 2011 Haziran 29 ile 2011 Agustos 18
            Yönetmen : Pyo Min Soo
Oyuncular : Jung Yong Hwa, Park Shin Hye, Song Chang Ui, So Yi Hyun
Seyrettiğim İlk Kore Dizisini o kadar eğlenerek izledim ki, bir haftada bitti. Koreliler'i, yaşam tarzlarını, yeme -içme, giyim, kuşamlarını bu diziyle öğrendim.. Ve teni güzel, yüzü güzel bu çekik gözlü insanları çok sevdim, izlediğim süre boyunca içlerine karışmak istedim.. Pılımı pırtımı toplayıp Seul'e taşınasım geldi, o derece :)


Güney Kore'nin başkenti Seul'de bir Kültür-Sanat Üniversitesinde okuyan öğrencilerin, okullarının yüzüncü yıl gösterilerine hazırlıkları sürecinde, oyuncu öğrencilerin rol kapma mücadeleleri, okul- öğretmen- öğrenci arasındaki bürokratik kayırmaların insanların hayatlarına etkileri genel konusu altında;  duygusal bir aşk hikayesi yer alıyor.

Üniversitede çağdaş müzik eğitimi alan Lee Shin, okulun en yakışıklı ve popüler öğrencisidir ancak hiç bir kıza yüz vermez, çünkü Okuldaki dans öğretmenine aşıktır. Dans öğretmeni ise öğrenci Lee Shin'i değil, üniversiteden eski sevgilisi, şimdinin okul gösterisinin yönetmenine aşıktır.

Lee Kyu Won, Dedesi meşhur müzisyen Lee Dong Gun'un zorlamasıyla geleneksel müzik bölümünde okuyan, yetenekli, zeki, canayakın, arkadaşları tarafından sevilen ama pek de popüler olmayan bir kızdır. Lee Shin'e karşılıksız bir aşkla bağlanıp çok üzülür, gözyaşları döker ama ileriki zamanlarda Lee Shin de Lee Kyu Won'a aşık olur, şefkatli, masum, duygu dolu bir ilişki yaşamaya başlarlar.. Elde olmayan sebepler ve birbirlerine duydukları güçlü sevginin koruma içgüdüsüyle yolları ayrılır...



Dizi boyunca müzik okulunda okuyan öğrencilerden, müzikal çalışmalarıdan bol bol şarkı dinlemiş olduğumdan, dizinin müziklerini, dolayısıyla Kore Müziğini çok sevdim. Hele dizinin favori şarkısı Lee Shin'den dinlediğimiz ve dizide neşeli, eğlenceli anlarda duyulan şarkıya bayıldım..


Yönetmen Kim'e göz koyduğum bu dizi hiç bitmesin ve Kim Seok Hyeon'un şık tarzını, o tatlı çifti, yaşamlarını hep izleyeyim, müzik gruplarını , şarkılarını hep dinleyeyim istedim..

Çok sevdiğim şarkılardan bir diğeri, Lee Kyu Won'un performans seçmelerinde gözyaşlarıyla söylediği Seni Unutacağım Şarkısı

Lee Kyu Won'un performansın finalinde, baş aktris olmaktan fedekarlık ederek, arka planda seslendirdiği Şarkı

Dizinin sonunda, son sahneler eşliğinde; Lee Shin ile, Kyu Won'un birlikte söyledikleri Şarkı






15 Haziran 2012 Cuma

Cennetin Postacısı / Film



Orginal Adı : Heavens Postman
Yapım : 2009 Güney Kore
Tür : Fantastik, Dram, Romantik
Süre :107 dk
Oyuncular: Kim Jae Jeong / DBSK Hero (Shin Jae Joon), Hyo-Ju Han (Jo Ha Na)
Yönetmen : Lee Yeong-Min



Cennetin Postacısı, yemyeşil bir çayırdaki kırmızı posta kutusunun etrafında  başlıyor. Sevdikleri ölen insanların onlara yazdığı mektupları bıraktıkları bu posta kutusuna her akşam 17.00'de yakışıklı bir genç alıyor. Cennetin Postacısı olan bu genç bir gün, ölen sevgilisine öfke dolu mektuplar yollayan genç kız ile tanışıyor ve ona postalar konusunda yardım etmesi görevini veriyor.

İki genç Cennete yollanan mektupları okuyarak, sevdiklerini kaybeden insanların üzüntülerini giderecek ufak tefek işlere girişirler. Ölmüş babası tarafından, yaptığı işin sevilmediğine inanan bir pop yıldızının mektubu üzerine, şarkıcının fotoğraflarıyla bezeli bir albüm oluşturup, babasına ait olduğunu söylerler. Yıldız şarkıcı da meğer babam benim resimlerimi biriktiriyormuş, aslında işimi beğeniyormuş diyerek sevinir. Bu tür insanları mutlu edecek, eksik kaldığını düşündükleri, söylemek isteyip de söyleyemediklerini, ölen yakınlarının bildiğine dair minik sürprizlar hazırlarlar, sonunda bir gün yakalanırlar ve Cennet Postacısı gitmek zorunda kalır..

Ancak; İki genç de biribirine aşık olmuştur. Filmin başından beri Cennet Postacısının hayalet mi insan mı olduğu tam belli değilken; genç kız Ha Na'nın erkeği görememeye başlaması üzerine, Postacının bir hayalet olduğu, sadece sevdiği öldüğü için yas tutan insanlara göründüğü ortaya çıkar. Ha Na ölen sevgilisini unuttuğu için artık aşık olduğu Shin Jae Joonu göremiyordur. Ve tam sonsuza kadar kaybettiğine inandığı bir anda... ikisinin de beklemediği şeyler olur.

İki dünya arasına sıkışıp kalmış insanları anlatan filmler arasında farklı bir konusu olmasına rağmen biraz ağır ilerleyen bir film. Genç kızın tipini de hareketlerini de başlarda hiç sevmeme rağmen film ilerledikçe kızın, özellikle ağladığı sahnelerde ne denli gerçekçi oynadığını gördüm.

Korelilerin ne kadar güzel ciltlere, yüzlere sahip olduğunu filmdeki insanlardan bir kez daha görmüş oldum. Cennetin postacısı rolündeki çocuğa bayıldım, inanılmaz yakışıklı, çok hüzünlü bir yüzü vardı.. Sırf onu seyretmek için bile olsa, bu film izlenir... 

14 Haziran 2012 Perşembe

Koruyucu Meleğim / Film

Yapım : 2010 / ABD
Tür : Romantik Komedi
Süre: 90 dk
Oyuncular : Alyssa Milano,  Eric Winter, Ivan Sergei, Kristin Booth, Janet Porter, Meghan Heffern.
Yönetmen : Mark Piznarski

Çocukluğunu, 10 yaşına kadar hayali arkadaşı Michael ile geçiren Jane, bütün gün oyun oynadığı, sabahlara kadar sohpet ettiği, komik, akıllı, eğlenceli arakdaşı Michael'i çok sever. Ancak Michael, Jane tam 10 yaşına girdiği gün, artık kendisine de arkadaşlığına da ihtiyacı kalmadığı gerekçesiyle gider.

Aradan geçen 20 yıl sonra, Jane ünlü bir tiyatro, sinema oyucunsuyla evlenmek üzereyken Michael aniden ortaya çıkar. O bir hayal ürünü değildir ve Jane'i evlenmek üzere olduğu adamdan çok daha iyi tanımakta, onu daha çok eğlendirmekte ve mutlu etmektedir.

Jane Michael'e aşık olur ama Michael bu dünyaya ait olmadığını gitmesi gerektiğini söyler. Onu yeniden bırakıp gititği için Jane çok kızar ve ayrılmayı düşündüğü nişanlısıyla evlilik yoluna devam eder ama tam nikah anında, onu sevmediğini ve doğru kişi olmadığını anlayıp, nikahtan kaçar Michael tam gitmek üzereyken ona yetişir.

Mutlu sonla biten bir Newyork filmi.. Eric Winter'in yakışıklılığı filmin en cn alıcı noktasıydı.  Her sahnesinde hayran hayran izledim onu.  En anlamlı ve hoş sahneyse; henüz küçük çocuklarken, masada oturdukları bir anda, Michael'in Jane'e yan tarafına bakarsa kendisinin hayatında gördüğü en güzel kızı görebileceğini söyleyip, Jane'in de başını yanına çevirdiğinde aynadaki yüzünü gördüğü andı. Küçük bir çocuktan beklenmeyecek kadar özel bir jest ve filmin en romantik sahnesiydi.



 


 

13 Haziran 2012 Çarşamba

Devrimden Sonra / Film


Yapım : 2011 Türkiye
Tür : Dram, Politik, Belgesel
Süre : 95 dk
Oyuncular : Mert Fırat, Fırat Tanış, Tanju Tuncel, Şerif Sezer, Levent Ülgen, Serdar Orçin, Aytaç Arman, Altan Gördüm, Ali Uyandıran, Belit Özükan, Selçuk Uluergüven, Metin Coşkun, Ender Yigit, Tuğçe Tanış, Engin Alpateş, Timur Ölkebaş, Erdinç Tok, Renan Bilek, Timur Acar, Ali Çatalbaş, Suna Selen, Bedia Ener, Emin Gürsoy, Orhan Aydın, Aysan Sümercan, Sevtap Özaltun, Murat Vanlı ve Halil Küreş
Yönetmen : Mustafa Kenan



Sosyalist İktidara sahip Türkiye'nin, Adalet görmemiş halkının devrimden sonraki yaşama adapte olma sürecini muhteşem bir dille anlatıyor film. Sosyalist devrimin faydaları Türkiye'de uygulanmaya çalışılsa da, her kesimden halkın bir şok içerisinde olumlu olaylardan dahi korkmasını, iyilikler karşısında şaşırmasını, inanamamasını komik olaylarla gösteriyor. 

Sosyalist Cumhuriyet'in Türk Halkını Nato'nun uşaklığından, patronların sömürüsünden, eşitsizlikten,  kurtarmasını, Sosyalizim karşıtlarının yeni düzene uyum sağlama çabalarını, acı- tatlı olaylarla ekrana yansıtıyor.

Filmde Devrim Hükümetinin Eğitim Bakanının yaptığı konuşmaya hayaran kaldım. O konuşmayı kaydedip şuanki Milli Eğitim Bakanına göndermek lazım diye düşünüyorum. Zenginlerden, parası olanın okuyabilme hakkının elinden alındığı sistemi bir filmde de olsa görebilmeleri için..

Devrimden Sonra'da; Yetkili Polis memuru, hem yazar, hem de Üniversitede Hoca olan çok değerli bir düşünürü öldüren gence:  '18 tane kitap yazan adam öldü, 2 tane kurşun sıkan adam hayatta.Bu nasıl iş? Sen hayatında 18 tane kitap okudun mu acaba?' diye bir soru yöneltiyor... Bence çok önemli bir soruydu bu, Türkiye'nin  acı gerçeğini gözler önüne seren, okumayan gençleri ifade eden. Okuduğum kitapları kitapseverlerle paylaşmak için açtığım bu bloga rağmen bir yerlerde hayatı boyunca kitap okumamış insanlar var . İşte bu soruda o insanlara sorulmuş..

Öyle derin bir soru ki, içinde binlerce gerçeği barındıran..  O soruda cahillik , cahilliğini gizleyemeyen eğitimsiz gençler, bağnazlıktan çıkamayan, kendini vatansever sanıp ülkesinin çıkarının ne olduğunu bile göremeyen gerici zihniyet gizli. Filmdeki en sevdiğim sahne bu konuşmaydı.

Gördüğüm tek olumsuzluk ise, Sosyalizmde elektrik, su, doğalgaz gibi hizmetlerin ücretsiz olduğunu yaşlı bir kadının yaşamını örnekleyerek anlatmak için 15-20 dakika ayırmış olmalarıydı..

Film bittikten sonra ekranda çıkan oyuncuların isimleri de alfabe sıralamasına göre verilmiş. Yani, Sosyalist film başrol gözetmeden eşitliği orada da sağlamış :)

Türkiye siyaseti çerçevesinde çekilmiş filmler arasında konu olarak ilki olduğunu düşündüğüm bu harika Filmin yapımcısı olan Nazım Hikmet Kültür Merkezine kendi adıma, bu harika film için teşekkür ediyorum.


 
(Düşlerdeki, Ütopik Türkiye'yi anlatan bu filmi, Yevgeni İvanoviç Zamyatin'den okuduğum Biz'e benzettim.. Onu da herkese tavsiye ediyorum. Yorumum şurada

12 Haziran 2012 Salı

Uçurtma Avcısı / Film


Ogjinal adı : The Kite Runner
Yapım : 2007 ABD
Tür : Dram, Romantik
Süre : 127 dk
Oyuncular : Khalid Abdalla, Atossa Leoni, Shaun Toub,  Sayed Jafar Masihullah Gharibzada
Yönetmen :Marc Forster


Kitabını çok severek okuduğum bu hikayenin filmini de mutlaka izlemem gerektiği tavsiyeleri üzerine dün akşam tüm işlerimi erteleyerek oturdum, internetten izledim.

Kitaptaki tadı tabiki alamadım. Koskoca hikayeyi 127 dakikaya sığdırmak için okadar çok önemli olayı es geçmişler ki.. Hikayeyi, hikaye yapan, en önemli detayları atlamışlar ve konunun bütünlüğü bozulmuş.

Romanı okurken gözlerimde canlandırdığım Afganistan, Emir, Hassan, Sograb filmdekinden çok daha net ve gerçekçiydi. Ünlü bir yönetmen, Amerikanın imkanları, çekim teknikleri, oyuncular, mekanlar ne yazıkki benim zihnim kadar yaratıcı değildi..

Bu filmi hiç izlememiş olmayı isterdim.. Emir'in kitap boyunca çocukluğunda yaşadığı çelişkiler, güvensizlikler, kişilik arama süreci, korkuları,ümitleri bilinmeden yetişkinlik yıllarındaki ruh halini nasıl anlaşılabilir.

Sohrabı kurtarma sürecinde yaşadığı zorluklar, kitapta birkaç ameliyatla zor kurtulduğu hastane sürecini bir kaç yumruk, göz morarmasıyla anlatmak çok yüzeysel olmuş. Hele ki Sohrap'ın içler acısı, gururu kırılmış, ürkek, psikolojisi bozulmuş halinin sadece sessiz bir çocuk olarak yansıtılması, kitaptaki zavallı çocuğun içindeki derinliğini yansıtamamış.

Okurken beni gözyaşlarına boğan, Sohrab'ın Amerika'ya gitmesini engelleyen zorluklardan korkup yeniden yetimhaneye gidecek olmasının üzüntüsüyle intiharının üzerine; Emir'in pişmanlıklarla kavrulan yüreğiyle Allaha yakarışı, elbette filmde yer almamıştı. Savaş halindeki Afganistan'ın, Taliban'ından kaçıp Amerikaya gitmek çok kolaymış gibi çocukla elini kolunu sallayarak ülkeden çıkıp Amerika havaalanına indikleri bir sahneyi çekmişler.

Her ayrıntı atlanıyor olsa bile, hastane sahnesi, Sohrab'ın kurtuluşu kesinlikle atlanmamalıydı. Kitabın yazarı Khaled Hosseini'nin bu filme nasıl katlandığını merak ediyorum..