15 Haziran 2012 Cuma

Cennetin Postacısı / Film



Orginal Adı : Heavens Postman
Yapım : 2009 Güney Kore
Tür : Fantastik, Dram, Romantik
Süre :107 dk
Oyuncular: Kim Jae Jeong / DBSK Hero (Shin Jae Joon), Hyo-Ju Han (Jo Ha Na)
Yönetmen : Lee Yeong-Min



Cennetin Postacısı, yemyeşil bir çayırdaki kırmızı posta kutusunun etrafında  başlıyor. Sevdikleri ölen insanların onlara yazdığı mektupları bıraktıkları bu posta kutusuna her akşam 17.00'de yakışıklı bir genç alıyor. Cennetin Postacısı olan bu genç bir gün, ölen sevgilisine öfke dolu mektuplar yollayan genç kız ile tanışıyor ve ona postalar konusunda yardım etmesi görevini veriyor.

İki genç Cennete yollanan mektupları okuyarak, sevdiklerini kaybeden insanların üzüntülerini giderecek ufak tefek işlere girişirler. Ölmüş babası tarafından, yaptığı işin sevilmediğine inanan bir pop yıldızının mektubu üzerine, şarkıcının fotoğraflarıyla bezeli bir albüm oluşturup, babasına ait olduğunu söylerler. Yıldız şarkıcı da meğer babam benim resimlerimi biriktiriyormuş, aslında işimi beğeniyormuş diyerek sevinir. Bu tür insanları mutlu edecek, eksik kaldığını düşündükleri, söylemek isteyip de söyleyemediklerini, ölen yakınlarının bildiğine dair minik sürprizlar hazırlarlar, sonunda bir gün yakalanırlar ve Cennet Postacısı gitmek zorunda kalır..

Ancak; İki genç de biribirine aşık olmuştur. Filmin başından beri Cennet Postacısının hayalet mi insan mı olduğu tam belli değilken; genç kız Ha Na'nın erkeği görememeye başlaması üzerine, Postacının bir hayalet olduğu, sadece sevdiği öldüğü için yas tutan insanlara göründüğü ortaya çıkar. Ha Na ölen sevgilisini unuttuğu için artık aşık olduğu Shin Jae Joonu göremiyordur. Ve tam sonsuza kadar kaybettiğine inandığı bir anda... ikisinin de beklemediği şeyler olur.

İki dünya arasına sıkışıp kalmış insanları anlatan filmler arasında farklı bir konusu olmasına rağmen biraz ağır ilerleyen bir film. Genç kızın tipini de hareketlerini de başlarda hiç sevmeme rağmen film ilerledikçe kızın, özellikle ağladığı sahnelerde ne denli gerçekçi oynadığını gördüm.

Korelilerin ne kadar güzel ciltlere, yüzlere sahip olduğunu filmdeki insanlardan bir kez daha görmüş oldum. Cennetin postacısı rolündeki çocuğa bayıldım, inanılmaz yakışıklı, çok hüzünlü bir yüzü vardı.. Sırf onu seyretmek için bile olsa, bu film izlenir... 

14 Haziran 2012 Perşembe

Koruyucu Meleğim / Film

Yapım : 2010 / ABD
Tür : Romantik Komedi
Süre: 90 dk
Oyuncular : Alyssa Milano,  Eric Winter, Ivan Sergei, Kristin Booth, Janet Porter, Meghan Heffern.
Yönetmen : Mark Piznarski

Çocukluğunu, 10 yaşına kadar hayali arkadaşı Michael ile geçiren Jane, bütün gün oyun oynadığı, sabahlara kadar sohpet ettiği, komik, akıllı, eğlenceli arakdaşı Michael'i çok sever. Ancak Michael, Jane tam 10 yaşına girdiği gün, artık kendisine de arkadaşlığına da ihtiyacı kalmadığı gerekçesiyle gider.

Aradan geçen 20 yıl sonra, Jane ünlü bir tiyatro, sinema oyucunsuyla evlenmek üzereyken Michael aniden ortaya çıkar. O bir hayal ürünü değildir ve Jane'i evlenmek üzere olduğu adamdan çok daha iyi tanımakta, onu daha çok eğlendirmekte ve mutlu etmektedir.

Jane Michael'e aşık olur ama Michael bu dünyaya ait olmadığını gitmesi gerektiğini söyler. Onu yeniden bırakıp gititği için Jane çok kızar ve ayrılmayı düşündüğü nişanlısıyla evlilik yoluna devam eder ama tam nikah anında, onu sevmediğini ve doğru kişi olmadığını anlayıp, nikahtan kaçar Michael tam gitmek üzereyken ona yetişir.

Mutlu sonla biten bir Newyork filmi.. Eric Winter'in yakışıklılığı filmin en cn alıcı noktasıydı.  Her sahnesinde hayran hayran izledim onu.  En anlamlı ve hoş sahneyse; henüz küçük çocuklarken, masada oturdukları bir anda, Michael'in Jane'e yan tarafına bakarsa kendisinin hayatında gördüğü en güzel kızı görebileceğini söyleyip, Jane'in de başını yanına çevirdiğinde aynadaki yüzünü gördüğü andı. Küçük bir çocuktan beklenmeyecek kadar özel bir jest ve filmin en romantik sahnesiydi.



 


 

13 Haziran 2012 Çarşamba

Devrimden Sonra / Film


Yapım : 2011 Türkiye
Tür : Dram, Politik, Belgesel
Süre : 95 dk
Oyuncular : Mert Fırat, Fırat Tanış, Tanju Tuncel, Şerif Sezer, Levent Ülgen, Serdar Orçin, Aytaç Arman, Altan Gördüm, Ali Uyandıran, Belit Özükan, Selçuk Uluergüven, Metin Coşkun, Ender Yigit, Tuğçe Tanış, Engin Alpateş, Timur Ölkebaş, Erdinç Tok, Renan Bilek, Timur Acar, Ali Çatalbaş, Suna Selen, Bedia Ener, Emin Gürsoy, Orhan Aydın, Aysan Sümercan, Sevtap Özaltun, Murat Vanlı ve Halil Küreş
Yönetmen : Mustafa Kenan



Sosyalist İktidara sahip Türkiye'nin, Adalet görmemiş halkının devrimden sonraki yaşama adapte olma sürecini muhteşem bir dille anlatıyor film. Sosyalist devrimin faydaları Türkiye'de uygulanmaya çalışılsa da, her kesimden halkın bir şok içerisinde olumlu olaylardan dahi korkmasını, iyilikler karşısında şaşırmasını, inanamamasını komik olaylarla gösteriyor. 

Sosyalist Cumhuriyet'in Türk Halkını Nato'nun uşaklığından, patronların sömürüsünden, eşitsizlikten,  kurtarmasını, Sosyalizim karşıtlarının yeni düzene uyum sağlama çabalarını, acı- tatlı olaylarla ekrana yansıtıyor.

Filmde Devrim Hükümetinin Eğitim Bakanının yaptığı konuşmaya hayaran kaldım. O konuşmayı kaydedip şuanki Milli Eğitim Bakanına göndermek lazım diye düşünüyorum. Zenginlerden, parası olanın okuyabilme hakkının elinden alındığı sistemi bir filmde de olsa görebilmeleri için..

Devrimden Sonra'da; Yetkili Polis memuru, hem yazar, hem de Üniversitede Hoca olan çok değerli bir düşünürü öldüren gence:  '18 tane kitap yazan adam öldü, 2 tane kurşun sıkan adam hayatta.Bu nasıl iş? Sen hayatında 18 tane kitap okudun mu acaba?' diye bir soru yöneltiyor... Bence çok önemli bir soruydu bu, Türkiye'nin  acı gerçeğini gözler önüne seren, okumayan gençleri ifade eden. Okuduğum kitapları kitapseverlerle paylaşmak için açtığım bu bloga rağmen bir yerlerde hayatı boyunca kitap okumamış insanlar var . İşte bu soruda o insanlara sorulmuş..

Öyle derin bir soru ki, içinde binlerce gerçeği barındıran..  O soruda cahillik , cahilliğini gizleyemeyen eğitimsiz gençler, bağnazlıktan çıkamayan, kendini vatansever sanıp ülkesinin çıkarının ne olduğunu bile göremeyen gerici zihniyet gizli. Filmdeki en sevdiğim sahne bu konuşmaydı.

Gördüğüm tek olumsuzluk ise, Sosyalizmde elektrik, su, doğalgaz gibi hizmetlerin ücretsiz olduğunu yaşlı bir kadının yaşamını örnekleyerek anlatmak için 15-20 dakika ayırmış olmalarıydı..

Film bittikten sonra ekranda çıkan oyuncuların isimleri de alfabe sıralamasına göre verilmiş. Yani, Sosyalist film başrol gözetmeden eşitliği orada da sağlamış :)

Türkiye siyaseti çerçevesinde çekilmiş filmler arasında konu olarak ilki olduğunu düşündüğüm bu harika Filmin yapımcısı olan Nazım Hikmet Kültür Merkezine kendi adıma, bu harika film için teşekkür ediyorum.


 
(Düşlerdeki, Ütopik Türkiye'yi anlatan bu filmi, Yevgeni İvanoviç Zamyatin'den okuduğum Biz'e benzettim.. Onu da herkese tavsiye ediyorum. Yorumum şurada

12 Haziran 2012 Salı

Uçurtma Avcısı / Film


Ogjinal adı : The Kite Runner
Yapım : 2007 ABD
Tür : Dram, Romantik
Süre : 127 dk
Oyuncular : Khalid Abdalla, Atossa Leoni, Shaun Toub,  Sayed Jafar Masihullah Gharibzada
Yönetmen :Marc Forster


Kitabını çok severek okuduğum bu hikayenin filmini de mutlaka izlemem gerektiği tavsiyeleri üzerine dün akşam tüm işlerimi erteleyerek oturdum, internetten izledim.

Kitaptaki tadı tabiki alamadım. Koskoca hikayeyi 127 dakikaya sığdırmak için okadar çok önemli olayı es geçmişler ki.. Hikayeyi, hikaye yapan, en önemli detayları atlamışlar ve konunun bütünlüğü bozulmuş.

Romanı okurken gözlerimde canlandırdığım Afganistan, Emir, Hassan, Sograb filmdekinden çok daha net ve gerçekçiydi. Ünlü bir yönetmen, Amerikanın imkanları, çekim teknikleri, oyuncular, mekanlar ne yazıkki benim zihnim kadar yaratıcı değildi..

Bu filmi hiç izlememiş olmayı isterdim.. Emir'in kitap boyunca çocukluğunda yaşadığı çelişkiler, güvensizlikler, kişilik arama süreci, korkuları,ümitleri bilinmeden yetişkinlik yıllarındaki ruh halini nasıl anlaşılabilir.

Sohrabı kurtarma sürecinde yaşadığı zorluklar, kitapta birkaç ameliyatla zor kurtulduğu hastane sürecini bir kaç yumruk, göz morarmasıyla anlatmak çok yüzeysel olmuş. Hele ki Sohrap'ın içler acısı, gururu kırılmış, ürkek, psikolojisi bozulmuş halinin sadece sessiz bir çocuk olarak yansıtılması, kitaptaki zavallı çocuğun içindeki derinliğini yansıtamamış.

Okurken beni gözyaşlarına boğan, Sohrab'ın Amerika'ya gitmesini engelleyen zorluklardan korkup yeniden yetimhaneye gidecek olmasının üzüntüsüyle intiharının üzerine; Emir'in pişmanlıklarla kavrulan yüreğiyle Allaha yakarışı, elbette filmde yer almamıştı. Savaş halindeki Afganistan'ın, Taliban'ından kaçıp Amerikaya gitmek çok kolaymış gibi çocukla elini kolunu sallayarak ülkeden çıkıp Amerika havaalanına indikleri bir sahneyi çekmişler.

Her ayrıntı atlanıyor olsa bile, hastane sahnesi, Sohrab'ın kurtuluşu kesinlikle atlanmamalıydı. Kitabın yazarı Khaled Hosseini'nin bu filme nasıl katlandığını merak ediyorum..


11 Haziran 2012 Pazartesi

Av Mevsimi / Film



Yapım : 2010  Türkiye
Tür : Aile, Dram, Polisiye
Süre : 140 dk
Oyuncular : Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor, Melisa Sözen, Okan Yalabık
Yönetmen : Yavuz Turgul


Cinayet Masasında Avcı lakaplı Ferman ile Deli lakaplı İdris, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Gölde bulunanan kesilmiş bir kol üzerine araştırmaya girişirler. Kolun bir genç kıza ait olduğu tespit edilir. Öldürülen genç kızın sevgilisi, kardeşleri, babası, kocası hepsi zan altındadır, tek tek herkesi eleyip tüm şüpheler kocasını gösterdiğinde olay kilitlenir. Çünkü eş çok güçlü ve zengin bir holding sahibidir, onu sorgulamaları kısıtlanır, üst mevkilerden emniyet müdürlerine bu konuda uyarı gelmiştir.

Karısından ayrı olan İdris'in barışmak için son çaresi de tükenince, gözünü karartıp zengin iş adamı Battal Bey'e silahı çeker ve zorla konuşturmaya, cinayeti itiraf ettirmeye çalışır. O anda içeri giren güvenlik tarafından vurularak öldürülür.

Avcı, çömez yardımcısı Hasan ile ipuçlarını takip ederek sonunda kızı öldürene ve öldürme sebebine ulaşırlar..

Sonuç olarak, bir Canı kurtarmak için, bir sürü can kurban edilmiş olur.. Ve; İnsan hayatlarıyla kendi çıkarları uğruna oynayanlar da kaybeder...

Film çok güzeldi. Türk polisiye filmi olduğunu Türkçe konuşuyor olmasalar anlayamayacağım ölçüde güzeldi... Sanki bir Amerikan, dedektif-polis, gerilim, cinayet filmi gibiydi.. Senaryo harikaydı. Oyuncu kadrosu zaten çok güçlü. Şener Şen'in olması başlı başına filme kaliteli bir ciddiyet katıyorken, son yıllardaki Türk filmlerinin en iyi oyuncularından Çetin Tekindor'un performansı yine muhteşemdi. Her role girip, hepsinde beni etkilyen Çetin Tekindor, sade vatandaş, baba rollerinin dışında zengin bir iş adamı, gaddar bir erkek olarak yine mükemmeldi..

Yalbız ilginç olan şey, katilin kim olduğuna dair tahminlerin filmin daha başından beri aynı kişi olmasın rağmen nedenini ve nasılını anlamak mümkün olmadığından , izleyiciyi pür dikkat seyretmeye devam ettirmesi..
Film başlamadan önce ekranda yer alan sözü, filmin sonlarına yaklaşıldığında katil bulunamayıp olay düğüm olunca Antropoloji mezunu çömez Hasan yineler :

'Cinayet, yerin bütün toprağıyla örtülse; yine de kendini belli eder...' Shekespeare


8 Haziran 2012 Cuma

Dedemin İnsanları / Film


Yapım: 2011 Türkiye
Tür : Aile, Dram
Süre: 120 dk
Oyuncular: Çetin Tekindor, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır, Sacide Taşaner, Hümeyra, Zafer Alagöz
Yönetmen: Çağan Irmak

10 yaşındaki Ozan, yaz tatilinde dedesinin Tuhafiye dükkanında işe başlar. Dedesi Mehmet Bey, Girit'ten çocukluk yıllarında mübadele ile Ege'de bir kasabaya yerleşmiş, kasabalılar tarafından sevilen, saygı duyulan bir beydir. Ancak Ozan'ın arkadaşları dedesi için Gavur diyerek, sürekli Oaan ile alay ettiği için Ozan'da çok sevdiği dedesine karşı tepkilidir ve O'nun şişelerin içine mektuplar koyarak denize bırakmasına sabote ederek, dedesinin bıraktığı şişeleri denizden toplar. Sürekli 'Biz Türküz' diye bağırarak İstiklal Marşı'nı söyler...

Çevresine karşı hırçın bir çocuk olan Ozan'ın etrafındaki insalara kötülük yapmaya başlaması, bile isteye onları kırmaya, incitmeye çalışması ailesini çok üzer ve dedesi ona iyi bir insan olması yönünde öğütler verir. Dede Mehmet Bey'in yllardır içinde yaşattığı memleket hasreti tam son bulup ailecek Girit'e gideceklerken, Türkiye'de ihtilal olur ve tüm izinler iptal edildiği için gezi ertelenir.. Siyasi ortamdan Ozan'ın babası da etkilenir ve Belediye Başkanı yardımcısı olarak çalıştığı görevinden kovulur. Ailece zor günler geçirmektedirler ve bu sıkıntılı dönemde Dede ufak bir rahatsızlık geçirir.

Türkiye'nin siyasi durumu ve kendisininde yaşlılığının vermiş olduğu rahatsızlıklar neticesinde Dede Mehmet Bey bir sabah, denize açılarak intihar eder.. Tüm aile ve kasaba halkı ölümüne çok üzülür ve cenaze töreninden önce belediye başkanını protesto ederler.

O günlerde Girit'ten bir mektup gelir. Dedenin denize attığı şişeler Girit'e ulaşmış ve Mehmet Bey'in çocukluk evinde yaşayan bayan, onları Girit'e eski evlerine davet eder. Zaman geçse de aile sürekli ertelediği Girit gezisine bir türlü çıkamaz..

Yıllar sonra Ozan büyüyüp genç bir delikanlı olunca Girit'e dedesinin evine gider, dedesinin çocukluk fotorğaflarını bulur, anılarını yad eder ve o da bir şişeyi Girit'ten sulara bırakarak dedesine selam olsun diyerek denize uğurlar...

Çağan Irmağın yaptığı filimlerde olduğu gibi bu filmde de, Türk insanı, Türk kasabası, Türk Aile-yaşam tarzı çok tatlı bir şekilde yansıtılırken Türkiye'nin yaşadığı çalkantılı dönemlere de yer verilmiş. Filmdeki karakterler öyle bizden, öylesine bizim insanımız ki Mehmet Bey'in dediği gibi 'onlar da bizim insanlarımız' dedirten cinsten..

Duygu dolu, bazen komik, bazen hüzünlü sahnelerle, Gitmekle gitmemek arasında kalmış Bir Türk insanın, bir Egeli olan Mehmet Bey'in suyun iki yanına da duyduğu aşkın öyküsünü çok büyük bir zevkle izledim.. Türk Sinemasının unutulmazları arasında harika bir filmdi...


7 Haziran 2012 Perşembe

Kukla / Film


Orginal Adı: The Beaver
Yapım : 2011 ABD
Tür: Aile, Dram, Komedi, Psikolojik
Süre: 91 dk
Oyuncular : Mel Gibson, Jodie Foster, Anton Yelchin, Jennifer Lawrance, Zachary Booth
Yönetmen : Jodie Foster

Walter Black rolündeki Mel Gibson, hem işinde, hem ailesinde sorunlar yaşayan psikolojisi tamamen bozulmuş, bunalımda bir adamdır. Eşiyle kavga edip evi terk ettiği gün arabasında bulduğu kuklayı eline geçirir ve onun ağzından konuşmaya başlar. Bir süre sonra değişmiş olarak evine ve işine geri döner. İşte büyük başarı kazanır, ailesiyle sorunları halletmiş gibidir ama elinde sürekli kunduz kuklası ile gezip hep onun ağzından konuşur. Çevrenin, özellikle medyanın odak noktası olduğu için  akıl sağlığının bozuk olduğu sürekli gündemdedir. Eşi, artık kukladan kurtulması gerektiğini söyler, tartışırlar, sonuç olarak kadın çocukları alıp evini terk eder.

Walter da artık kukladan kurtulmak istemektedir. Ancak hayalinde onu öylesine calandırmıştır ki, onun gerçek olduğuna ve kendisini ele geçirdiğine inanır. Kukladan kurtulmak isteyip başaramayınca, kuklayla birlikte elini keser. Uzun süre hastanede kalır, artık kolunun bir kısmı yoktur. Ama eşi hala ona destek olmaya devam eder. Büyük oğlu da babasına destek olmaya karar verir ve film işler yoluna girecekmiş gibi gözüken bir sahnede aniden bitiverir.

Mel Gibson ve Jodie Foster gibi güçlü isimleri bir arada görünce harika bir film izleyeceğimi sanmıştım. Fakat filmde ikisinin de başarılı oyunculuklarından eser yoktu, hatta ortada ciddi bir rol yok gibiydi. Film başladığından beri koptu kopacak bir olay bekledim. Maalesef o sıçrama hiç olmadı. Afişindeki 'Gerçek bir başyapıt' tümcesinin 'Gerçek bir Fiyasko' olarak değiştirilmesi gerektiğini düşüneceğim kadar 90 dakikayı ayırmaya değmeyecek bir filmdi..